Ercan Premiks
Facebook Twitter

Gerçek Liderlik...


Bu makale 2017-09-11 01:01:10 eklenmiş ve 180 kez görüntülenmiştir.
Metin ATALAY

LİDERLİK…

Yanlış davranışlar, bir gün öyle, bir gün böyle konuşmalar, yapılmayacak, yapılmaması gereken işleri yaparım deyip, ardından geri adım atmak, vb. aslında bir lider için eksiklik ve zaaf olmasına karşılık bizim toplumumuzda maalesef kişiyi lider konumuna getiren özellikler.

Ve gerçekten, günümüzde buna benzer durumlarla o kadar sık karşılaşıyoruz ki.

Halbuki, liderlik özellikleri için çeşitli kaynaklara başvurmamıza, kitaplar karıştırmamıza gerek yok.

Atatürk’ün yaşamını (doğru kaynaklardan) dikkatle incelemek yeterli.

Ve bugün, Atatürk’ün yaşamından bazı örneklerle, liderlik davranışına bir göz atacağız.

Tarih: 25 Nisan 1915, Yer: Arıburnu

(Turgut Özakman’ın “Diriliş-Çanakkale 1915” adlı eserinden;)

Bugünkü Cumhuriyeti borçlu olduğumuz olaylar dizisi gerçekte 25 Nisan 1915 tarihinde başladı. Çanakkale’yi denizden geçerek İstanbul’a ulaşmak ve yurdu  tamamen hakimiyetleri altına almak isteyen müttefikler 18 Mart 1915’te bu işi başaramayacaklarını anlayıp Çanakkale’yi denizden çıkarmalar yaparak karadan fethetmeyi planladılar. Dönemin aynı zamanda hem Harbiye Nazırı hem Genelkurmay Başkanı hem de Ordular Başkomutanı olan Enver Paşa ve yardımcısı Alman generali (Osmanlı Orduları Baş Müfettişi ve 1.Ordu Komutanı olan) Liman von Sanders Paşa Çanakkale ve Gelibolu Yarımadası’nın hemen her noktasına Osmanlı kuvvetlerini dağıttılar. Bu arada Sofya Ataşemiliteri iken savaş mahalline tayinini isteyen Yarbay Mustafa Kemal’i de (bir yedek tümen olan) 19.Tümen’in Komutanı olarak Maltepe-Bigalı arasına gönderdiler.

“19.Tümen sabah tatbikata çıkacaktı. Erkenden top sesleri duyulmaya başladı. Bir birlik Arıburnu Koyu’nda gemiler görüldüğünü bildirdi. Kesin bilgi az sonra 9.Tümenden geldi: ‘Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyor’.

“M.Kemal çok huzursuz oldu. Hatta telaşlandı. ‘Arıburnu’na ha!’. Bu can alıcı noktaya niye asker çıkarırdı düşman? Kocadağ ile Kabatepe’yi ele geçirmek, Eceabat-Kilitbahir yolunu açmak için. Kesinlikle durdurulması gereken öldürücü bir hareketti bu. ‘Bu kütle Gelibolu Yarımadası’nın kilididir. Burası ellerine geçerse savaş daha başlamadan biter.’

“Süvari Bölük Komutanını çağırdı: ‘Bölüğünle Kocaçimen’e gideceksin. Oradan Kabatepe ve Arıburnu Koyu rahat görünür. Ne oluyor? Senden doğru ve çabuk bilgi istiyorum. Düşman yaklaşırsa son askerine kadar tepeyi savunacaksın.’ Bilgi almayı umarak Kolordu Komutanı Esat Paşa’ya telefon etti. Kolordu da tam bilgi edinebilmiş değildi.

“06.30’da Halil Sami Bey’den bir telefon notu geldi. 9.Tümen Komutanı diyordu ki: ‘Düşmanın Arıburnu’daki sırtları sarmakta olduğu bildiriliyor. Yakınlığı dolayısıyla Maltepe’deki kuvvetinizden bir taburu acele Arıburnu’na göndermenizi rica ederim.’ Albay aralarındaki dostluğa güvenerek yardım istiyordu! Ordudan, kolordudan hiçbir emir gelmemişti.

 

“M.Kemal şöyle düşündü: ‘Çıkarmanın sürdüğü, düşmanın durdurulamayıp yayıldığı anlaşılıyor. Demek ki düşman kalabalık. Düşmanın kıyıda yerleşmesine ve yayılmasına izin verilemez, bu çok tehlikeli olur. Bu hareket bir taburla (takr.1000 asker) önlenemez. Emir beklemek vakit yitirmek olacak.’

“Ve, tarihin akışını değiştirecek olan kararı verdi:

“19.Tümen ordu yedeği olduğu için burayı tamamen boşaltamaz, iki alayını burada bırakacak, bir alayı (3-4 tabur, 3-4 bin asker) ve bir dağ bataryasıyla (birkaç toptan oluşan topçu birimi) Arıburnu’na yetişecek, bu çok tehlikeli hareketi önlemek için düşmana taarruz edecekti.

“Bu, inisiyatiften daha ileri bir tavır, ağır sorumluluğu olan, ancak M.Kemal gibi birinin verebileceği bir karardı. Emir-Komuta zincirini çalıştırmakla, amirlerine ulaşıp dert anlatmaya çalışmakla vakit kaybedilemezdi. Ordunun yedeği olan birliğinin bir alayı ile bir bataryasını kimseye danışmadan ve haber  vermeden savaşa götürecekti. Suçlu görülerek mesleğinden uzaklaştırılabilir, hatta idam edilebilirdi. Bunları düşünmedi, ya da önemsemedi. Tehlike her türlü kaygıdan daha önemliydi.

“Genç yarbay başa geçti, batıya hareket ettiler. Saat 07.45’ti.

Tarihin akışını değiştiren karar alınmış, 25 Nisan 1915 saat 07.45’te tarih yeniden yazılmaya başlamıştı. İngiliz resmi harp tarihi (C.F.Aspinall-Oglander) diyor ki (sayfa.229): ‘Türkler için ne mutlu idi ki 19.Tümen Komutanı, istikbalin reis-i cumhuru olacak olan M.Kemal’den başkası değildi ve mukadderata hakim olan bu adam derhal, bariz bir komutanlık kudret ve kaabiliyeti gösterecekti. Düşmanın Conkbayırı’na doğru ilerlediğini işitir işitmez, bunun sahte bir hareket olmayıp büyük kuvvetle yapılan ciddi bir taarruz olduğunu anladı. Bu hücumun Türk savunmasının kalpgahına karşı bir tehdit teşkil ettiğini derhal takdir ederek vaziyeti bizzat değerlendirmeye ve muharebeye bir tabur değil, bütün bir alayı birden atmaya karar verdi.’

Gerçekten; Liderlik özelliklerini anlamak için sadece Atatürk’ün hayatını (doğru kaynaklardan) dikkatle incelemek yeterli, başka kaynağa gerek yok. Sadece yukarıdaki örnekten dahi; İleri görüşlülük, sezgi gücü, gerçekci durum değerlendirmesi ve analizi, yeri geldiğinde risk alma, başarılı sevk ve idare, hedefe kilitlenme, ekibini motive etme gibi dersler çıkarılabilir.

İlk askeri başarısını Trablusgarp’ta kazanmış, daha sonra Sofya Ataşemiliterliği’nden Gelibolu Yarımadası’na, bölgedeki ordunun bir yedek tümenine Ocak 1915’te komutan olarak atanıp gelen 33 yaşındaki yarbay M.Kemal, liderlik yeteneklerini sergileyerek başarıdan başarıya koşmuş, bir kaç ay sonra albay’lığa terfi ettirilmiş, çok kısa süre sonra da aynı yıl içinde, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grup Komutanlığı’na yükselerek bölgedeki tüm kuvvetler kendisine bağlanmıştır. 1. ve 2.Anafartalar Zaferi ve Conkbayırı Zaferi’ni müteakip müttefik kuvvetleri Çanakkale’yi karadan da aşamayacaklarını anlayıp 20 Aralık 1915’te Arıburnu’nu, ve 9 Ocak 1916’da bölgeyi tamamen terk etmişlerdir.

-------------------------------

Çanakkale Zaferi’nin önemi bir yerel savaşın kazanılmasından ibaret değildir. Bir lider doğuran bu zaferin Türkiye ve dünya tarihi bakımından geleceği etkileyen önemli sonuçları ve etkileri oldu (Diriliş-sayfa.551). Örneğin:

-M.Kemal Atatürk tarih sahnesine Çanakkale’den çıktı, milli bir kahraman  olarak tanındı. Liderliği kanıtlandı. Bu durum Milli Mücadele önderliğini kolaylaştırdı.

-Bu özgüven ve direniş ruhu bütün orduyu etkiledi. Son savaşlarından hep mağlup çıkmış orduya ve millete özgüven kazandırdı.

-Dar bir alanda savaşın her türlüsünü yaşayan genç komutanlar büyük deney sahibi oldular. Bu komutanlar Milli Mücadele’de onca yokluk ve yoksunluk içinde birliklerine önderlik edecek, başarıyla yönetecek, zafere ulaştıracaklardır.

-Çanakkale ruhu Kuva-yı Milliye ruhunun mayasıdır, bu ruhu hazırlamıştır.

 

-Birleşik Müttefikler Donanması Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’a gelse ve Rusya da İstanbul’a çıkarma yapsaydı, büyük olasılıkla Türkiye biterdi.

-Cephe gerisinde de özü yurtseverlik olan  milliyetçilik ve milli  bilinç kökleşmeye, milliliğin büyük önemi kavranmaya başladı. Irkçılıktan, ümmetçilikten, şovencilikten, yayılmacılıktan arınma başladı.

-Cephe gerisinde kadın hareketleri hızlandı, yayıldı, iyice toplumsallaştı.

-İngiliz ve Fransız yardımı ulaşmadığı için Rus Çarlığının yıkılışı çabuklaştı. 1917’de Çarlık yönetimi devrildi, yerini sosyalist rejim aldı. Rusya savaştan çekildi. Bu yeni devlet Milli Mücadele döneminde Türkiye’ye ciddi yardımları oldu.

-Müslüman ülkelerin aydınlanmaya elverişli olanlarında (Mısır, Hindistan, Tunus, Cezayir vb) emperyalizmle mücadele düşüncelerini yeşertti.

----------------------------------------------------------------------

Tarih: 8 Ağustos 1915, Yer: Arıburnu

M.Kemal’in 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grup Komutanlığına atanışının hikayesini dinleyelim “Diriliş”ten (sayfa.501):

“Arıburnu/Sağ Kanat. 8 Ağustos 1915 Pazar, saat 20.15. Telefon çaldı. Ordu Kurmay Başkanı Kazım Bey Albay M.Kemal’i arıyordu. Her zaman şakalaşan Kazım Bey çok ciddiydi. Resmi bir havada kısaca hatır sordu. Yanında Liman Paşa (Liman von Sanders)  vardı anlaşılan. Durum hakkında bilgi istedi. M.Kemal şu bilgiyi verdi: ’19.Tümen bütün hatlarında ve sapasağlam duruyor. Fakat sağ yan gerisi çok fena. Conkbayırı ve Şahinsırtı’ndaki düşmanın geriden zarar vermesi devam ediyor. Bugün tümen karargahı bu yüzden bir kayıp verdi. Bütün gün süresince de bu durumun düzeleceğine dair bir belirti görülmedi. İngilizlerin biraz ilerlemesi Arıburnu’nu düşürebilir. Daha bir an var, bu anı da kaybedecek olursak bir genel felaket karşısında kalmaklığımız olasıdır.’

“Kazım Bey M.Kemal’in yanıtını Liman Paşa’ya çevirdikten sonra sordu: ‘Peki, çare olarak siz ne düşünüyorsunuz?’

“M.Kemal: ‘İlk yapılacak iş, yalnız Arıburnu’nun sağ yanını tehdit eden Conkbayırı’nı ve Kocaçimen’i değil, genel durum içinde Anafartalar’daki çıkarma hareketini de göz önünde bulundurmak ve ona göre önlemler almaktır. Bütün bu kesimlerdeki hareket ve kuvvetler birleştirilmeli, tek bir ele verilmeli, bir komuta altına alınmalı, başına da bu işi başaracak enerjik bir komutan getirilmelidir.’

“Kazım Bey M.Kemal’in görüşlerini de Liman Paşa’ya çevirdi. Sonra bir soru daha sordu: ‘Bu komutanlık size verilirse, kabul eder misiniz?’ M.Kemal: ‘Evet.’

“Kazım Bey konuşmaya kısa bir ara daha verdi. Belki yeni albay olmuş 34 yaşındaki genç bir komutana iki kolorduya yakın kuvveti teslim etmenin doğru olup olmadığını tartışıyorlardı. Grup bir-iki tümenle daha desteklenince ‘ordu’ düzeyinde olacaktı.

“Kazım Bey yeniden konuştu: ‘Liman Paşa Hazretleri “”Bu kadar çok kuvvetin birden emrinize verilmesi fazla gelmez mi?”” diye soruyorlar.’

“M.Kemal sakin bir sesle yanıtladı: ‘Hayır, az gelir.’

“Kazım Bey’in sesinde gizli bir keyif titredi: ‘Anladım. İyi akşamlar.’ “M.Kemal: ‘İyi akşamlar.’

“Ordu emri Çamlıtekke ve Kemalyeri’ne aynı anda geldi: ‘Liman Paşa Ahmet Fevzi Bey’i azletmiş, Anafartalar Grubu Komutanlığına Albay M.Kemal Bey’i atamış.’

---------------------------------------------------------------

Tarih: 10 Ağustos 1920, Yer: Paris, Fransa.

(Sevr Antlaşması, Bir ulusun tarih sahnesinden silinmesi girişiminin sahneye konuluşu.)

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış, dünya gözünde hiçbir değeri, saygınlığı ve onuru kalmamış Osmanlı Devleti’nin İstanbul Hükümeti, İtilaf Devletlerinin çağrısı ile Paris’e geliyor ve Sevr Antlaşması’nı imzalıyor.

Türkler için bir ölüm fermanı olan Antlaşma’nın özeti:

-Türkler Trakya, İstanbul, Ege Bölgesi, Marmara Bölgesi ve Doğu Anadolu’dan sürülüp atılacak, Türkler Konya, Ankara, Çankırı gibi illerin içinde bulunduğu bölgede denize çıkışı olmayan Anadolu’nun ortasında bir alana hapsedilecek, boğazlar  İtilaf Devletlerinin yönetimine bırakılacak, devletin bütün gelir kaynakları İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılacaktır. (Kuşkusuz Türk ulusu bir süre sonra da tamamen bitirilip tarih sahnesinden silinecektir).

Sevr, egemen devletlerin ve onların işbirlikçilerinin Türk ulusuna dayattıkları bir imha kararıdır. Sadece bir imparatorluğun paylaşımı değil, bir ulusun ve halkın tarih sahnesinden silinmesi girişimidir. Dünyada eşi görülmemiş tarihsel bir düşmanlığın, kinin ve nefretin ve Haçlı Seferlerindeki yenilgilerinin intikamının belgesidir. Türk ulusunun kemiğine dayanan bir bıçaktır. Türklerin bin yıldır vatanı olan topraklar ellerinden alınacak, Yunanlılara, İngilizlere, İtalyanlara ve Ermenilere bölge bölge dağıtılacaktır.

Aradan 3 yıl geçiyor. Tarih sahnesinde “Mustafa Kemal” isimli bir yıldız parlıyor. O’nun yönetiminde Anadolu’da bin yıllık geçmişe sahip bu büyük ulus bir büyük kurtuluş destanı yazıyor. Türkler tarihlerinin en büyük sınavlarından birisini Atatürk’ün önderliğinde bütün dünya önünde veriyor. Öyle ki, bu mücadele sadece o dönemin en büyük devletlerine karşı değil, aynı zamanda kendi padişahının kendisini engellemek için yaptığı girişimlere ve içerdeki satılmış işbirlikçilerine karşı da verilmiştir. Bu, ateş ve ihanetler içinde gerçekleşmiş cehennemi andıran bir ölüm kalım mücadelesidir.

 

“Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam

 

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar. O, saatı sordu.

Paşalar: “Üç,” dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

 

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi parlayarak Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

Ve… sonuç!

30 Ağustos 1922

Kesin Zafer!

Bir ulusun mutlak egemenliğinin ilanı.

---------------------------------------------------------------

Tarih: 24 Temmuz 1923, Yer: Lozan, İsviçre.

(Ama… Oyun bozuldu. Lozan Antlaşması imzalandı.

Ne yazık ki, Batı’nın asırlardır inceden inceye planlanan Büyük Oyun’u bozulmuştur. Çaresiz kalan, Birinci Dünya Savaşını kazanmakla birlikte Türk Ulusunun Kurtuluş

Savaşında Türklerin zaferini kabul eden İtilaf Devletleri Türkleri masaya davet ederler. Yer,

Lozan İsviçre. Tarih: 20 Kasım 1922.

Kurtuluş Savaşı’nın Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa liderliğinde ulusumuzu Lozan’da temsil eden heyete konferansta, özellikle ekonomik konularda, müthiş bir dayatma vardır. Bu dayatmaları kabul etmeyen İnönü ve Türk Delegasyonu görüşmeleri terk eder (14 Ocak 1923). Daha sonra tekrar toplanan konferansta Batı devletleri Türk taleplerini kabul etmek zorunda kalırlar ve Antlaşma imzalanır (24 Temmuz 1923).

Antlaşma’nın özü:

*-Lozan, ilk antiemperyalist savaşı yapan Türklerin varlığını kabul eden uluslararası bir belgedir.

*-Lozan’la Anadolu’yu bölen Sevr Antlaşması yırtılıp atılmıştır.

*-Lozan’da Türk ulusunun ciğerini söken kapitülasyonlar kaldırılmış ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı kabul edilmiştir.

*-Lozan, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun uluslararası kabul edilmiş belgesidir.

Lozan, Türkleri Anadolu’dan atmak üzere asırlardır planlanan bir oyunun bozuluş belgesidir. Bir büyük bariştır. Bir ulusa kendi kaderini kendisinin tayin hakkı tanınmasıdır. Bir ulusun yok edilişini Sevr’i imzalatan ve imzalatanlara antlaşma öyle değil böyle olur dedirten büyük bir meydan okumadır.

Lozan, işgal edilen, sömürülen bir ulusun tarihi yeniden yazmasıdır. Emperyalistlerin keyfi bir anlaşması değil, yapmak zorunda kaldıkları bir barıştır. Bu barış Lozan’da yapılmadı, İnönü’de, Sakarya’da ve Büyük Taarruz’da yapıldı, Lozan’da belgelendi. Lozan, ezilen, sömürülen ve işgal edilen ulusların ortak hafızasıdır. O nedenledir ki, günümüzde diğer uluslara örnek olmaması, onlara kurtuluş ve bağımsızlık umudu aşılamaması için emperyalistler bugün Lozan’ı insanlığın ortak hafızasından silmeye çalışmaktadırlar.

 

Lozan Barış Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonunda  imzalanan  antlaşmalardan bugün hala yürürlükte olan tek barış antlaşmasıdır. Nedeni; Lozan Barış Antlaşması yenen ve yenilen devletler arasında değil, iki yenen arasında imzalanmıştır. Barış antlaşmaları genellikle yenen tarafın lehine hükümler taşır. Dolayısıyla, yenilen taraf ilk fırsatta bu hükümlerden kurtulmak amacıyla yeniden savaş ortamı yaratmak ister. Yeni savaşı kazandığı takdirde kendi lehine şartlar içeren yeni bir antlaşmayı ileri sürer. Bu da yeni bir savaşın tohumlarını eker. İşte Lozan’ın farkı; taraflardan biri (İtilaf Devletleri) Birinci Dünya Savaşı’nı, diğeri (Türkler) Kurtuluş Savaşını kazanmıştır.

Sonuçta, Lozan “oyunu bozan” olmuştur.

Yazının bu bölümünü Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk-Söylev”deki sözleriyle bitirelim:

“Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme eyleminin (suikastın) kırılıp önlenişini bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku anıtıdır.”

Kaynakça:

-Diriliş, Çanakkale 1915, Turgut Özakman, Bilgi Yayınevi, Mart 2008

-Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman, Bilgi Yayınevi, Nisan 2005

-Cumhuriyet, Türk Mucizesi, cilt. 1-2, Turgut Özakman, Bilgi Yayınevi, Ekim 2009

-Mustafa Kemal, 20. Yüzyılın En Büyük Lideri (1881’den 1923’e), İlker Başbuğ, Remzi Kitabevi, Haziran 2012

-Atatürk, 20. Yüzyılın En Büyük Lideri (1923’ten 1938’e), İlker Başbuğ, Remzi Kitabevi, Kasım 2012

-Nutuk, cilt.1-2, MEB, İstanbul 1968

-Söylev, cilt.1-2, H.V.Velidedeoğlu, Mart 1981

-Tek Adam, cilt.2-3, Şevket Süreyya Aydemir, İstanbul 1977

-İkinci Adam, cilt.1, Şevket Süreyya Aydemir, İstanbul 1976

-Kuvayi Milliye, Nazım Hikmet, Adam Yayınları, Kasım 1988

-Basında çıkan, konu ile ilgili çeşitli makaleler

----------------------------------------------------------------------

Bir Lider’den... bir diğer Lider’e.

“Yüksek tepelerde Kartal’a da rastlanır, Yılan’a da.

Ancak; biri yorulmadan, uçarak konmuş, diğeri ise sürünerek uzun zahmetler sonucu ulaşmıştır zirveye.” (Anonim)

Bazı insanlar vardır, okulu bitirdikten sonra bir işe girer, işini en iyi şekilde yapmaya çalışırken bir taraftan da ilerideki hedefi doğrultusunda kendisini geliştirir, işine yarayacak yayınları takip eder, ilgi duyduğu seminerlere katılır, ilgili dergi ve kitapları araştırır, bulur, okur, notlar çıkarır, dağarcığına yeni bilgiler eklemeye çalışır, bu bilgileri işine uygulama imkânlarını araştırır, uygulayabildiklerini uygular, o an uygulayamadıklarını hafızasının bir kenarına işler ilerde fırsat bulduğunda uygulamak için.

Pozitif düşünce yapısına sahip bu insanlar işlerini yaparken de farklıdır. Belirledikleri hedefe uzun uğraş, emek, özveri sonucu kademe kademe, adım adım  ulaşma  çabaları verirken kimseyi kırmadan örselemeden o uzun ve yorucu yolda herkesin sevgi ve takdirini de

 

kazanarak ilerlerler. Geriye baktıklarında; gelişmesine katkıda bulunmuş oldukları insanları, kurup yerleştirdikleri sistemleri, diğer kalıcı ve yararlı eserleri görürler.

 

Bu gibi insanların iş hayatındaki felsefeleri; çalışma hayatları boyunca bulundukları organizasyonlarda kendi işlerini yaparken bir taraftan da başarıya ulaşmak için ortamda ekip ruhu yaratmak, iş arkadaşlarına ve organizasyonundaki çalışanlara destek olmak, yüreklendirmek, umutsuz ve çaresiz anlarında sorunlarına ortak olacak, çözüm getirmeye çalışacak ve açıkça konuşabilecekleri bir kişinin var olduğunu hissettirmek, her halükarda görev ve atılımlarında dürüstlük, zekâ, onur ve empatiyi daima ön planda tutmaktır. Kimseyi kıskanmazlar, kimseyi gammazlamazlar, bilgilerini kendilerine saklamazlar. Sorumluluklarını yerine getirmekten, edindikleri bilgileri çevrelerindeki insanlarla paylaşmaktan zevk alırlar. Çevrelerine hep pozitif bakarlar. Organizasyonlarında çalışan insanların çalışmalarını yakından takip eder, onların başarılarıyla mutlu olurlar, kıskanmazlar, altlarındaki sandalyeye ileride bir gün onların oturacağı düşüncesiyle onları yetiştirmeye gayret ederler. Onlar geldikleri mevkilere de hak ederek ulaşırlar, adeta tırmanarak. Ulaştıkları yerlerde de insanlar onları yadırgamaz. Bilgileriyle, deneyimleriyle, görgüleriyle o yeri doldururlar, o mevkiyi hak ettiklerini insanlar kabul eder ve ona saygıyla yaklaşırlar.

Ancak; bu insanların merdivenleri tırmanması da pek kolay olmaz, başarılarını takdir edenler yanı sıra kıskananlar da çoktur. Merdivenleri adım adım çıkarken istemeden düşman da kazanırlar. Onları tökezletmek isteyenler de olur. Ama sabırla, sebatla, yeteneklerini ortaya koyarak, inançla, inatla tırmanırlar o merdivenleri.

Diğer taraftan; bir diğer insan tipi vardır ki bu özelliklerin çoğuna sahip değildir. Yükselmek için fırsat kollarlar, her yolu denerler, acımasızdırlar, hedeflerine ulaşma yolunda başkalarını ezmekten çekinmezler. Hedefleri sadece yükselmek, yükselmek, daha da yükselmek, zirveye kadar çıkmaktır. Ve çoğu kere şansları da yardım eder, çoğu kere hedeflerine ulaşırlar ve bir üst mevkiye ulaşmak için başka yolları denemeye başlarlar, ta ki zirveye ulaşana dek. Bunlar geldikleri yere kartal gibi uçarak gelirler. Ancak o yerde de fazla kalmazlar, hep daha yüksek tepeler arayışı içindedirler, bunun için daima fırsat kollarlar.

Bu insanlar altlarındakiler tarafından pek sevilmezler, güvenilmezler. O kişinin altında çalışmak hepsinin motivasyonunu olumsuz etkiler. Değil sadece altında çalışanlar, eş pozisyonlarda çalışanlar ve hatta zaman zaman üstleri dahi sürekli tedirginlik içindedirler, hangi dakika ne ile karşılaşacaklarını, nereden nasıl bir darbe alacaklarını kestiremezler. Bu tür endişeler, onların kendi işlerine konsantre olmalarını dahi engeller, verimlerini düşürür.

Ve bugün:

Kartallara bir yeni tür daha eklendi.

Ortaokuldan başlayarak kendilerine sınav soruları verilerek sınava sokulanlar, kendilerinin yükselme şansını artırmak için sudan sebeplerle rakip öğrencileri bezdirip okuldan uzaklaşmasına neden olup kendilerinin önlerini açanlara biat ederek daha da yükselme fırsatı bulanlar ve bulundukları kurumlarda en üst kademelere çıkma şansını yakalayan KARTAL görünümlü BAYKUŞLAR.

Ve de, bir şekilde zirvelere tırmanıp oralarda konuşlanmışken, yanlarına aldıkları ve canlarını emanet ettikleri bir üst paragrafta bahsettiğimiz Kartalların kimliğinden habersiz uyuyan Kartallar türü.

Hala doğru yolu, Atatürk’ün yolunu bulamayanlar, Atatürk ilkelerini unutanlar ya da Atatürk’ün yolunun dışına çıkıp çarpılanlar ve çarpılacak olanlar.

İşte bu kartallar, o 94 yıldır hep başımızı ağrıtan, uygarlık çağını yakalamamıza engel olan, bizi Doğu’nun  karanlık dehlizlerine iten Kartal görünümlü Baykuşlar yelpazesinden numune olarak kendini ortaya döken sadece bir örnek kesim. Daha ne Kartal görünümlü Baykuşlar var, ki bu sadece öncüleri.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
© Copyright 2016 Tek. Tüm hakları saklıdır.